Kayıtlar

Ekim, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

BAHİS, Anton Çehov

Resim
BAHİS Karanlık bir sonbahar gecesiydi. Yaşlı banker, çalışma odasında bir ileri, bir geri yürüyor, on beş sene önce yine bir sonbahar akşamı verdiği bir partiyi hatırlıyordu. Partide pek çok zeki insan vardı ve bu insanların arasında ilginç konuşmalar geçiyordu. Konuşulan şeylerin başında ölüm cezası geliyordu. Aralarında gazetecilerin ve entelektüellerin de bulunduğu misafirlerin büyük çoğunluğu, ölüm cezasını tasvip etmiyordu. Böyle bir cezayı modası geçmiş, ahlâka aykırı ve Hıristiyan devletler için yakışıksız buluyorlardı. İçlerinden bazılarına göre ölüm cezasının yerini müebbet hapis almalıydı. Bunun üzerine ev sahibi banker: “Sizinle aynı fikirde değilim.” dedi. “Ne ölüm cezasını ne de müebbet hapsi denedim; ama birine öncelik tanısaydım, müebbet hapisten daha ahlakî ve daha insancıl olan ölüm cezasını tercih ederdim. Ölüm cezası adamı bir seferde öldürür; fakat müebbet hapis yavaş yavaş öldürür. Hangi cellat daha insancıldır? Sizi birkaç dakika içinde öldüren mi, yoksa canınızı ...

Nazım Hikmet Ran (Kuvâyi Milliye Destanı— Dördüncü Bap, Nurettin Eşfak'ın Bir Mektubu Ve Bir Şiir)

Resim
Kardeşim, sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramafon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. Dışarıda yağmur... Mektepten istifa ettim. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. Çocuklarımıza Türkçe okutmak, öğretmek, sevdirmek onlara dünyanın en diri, en taze dillerinden birini, kendi dillerini, güzel şey, büyük şey. Fakat, bu dilin insanları için çakmak çalmak cephede daha büyük daha güzel. Biliyorum : İş bölümünde bahsedeceksin. Fakat Ankara'da çocuklarıdır vermek, bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü. Bak, tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan; yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclisin önüne doğru iniyorlar, İstasyona gideceler. Ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi, sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : "Ankara' nın taşına bak, ...

Macera, Orhan Veli Kanık

Resim
  Macera Küçüktüm, küçücüktüm, Oltayı attım denize; Bir üşüşüverdi balıklar, Denizi gördüm. Bir uçurtma yaptım, telli duvaklı; Kuyruğu ebemkuşağı renginde; Bir salıverdim gökyüzüne; Gökyüzünü gördüm. Büyüdüm, işsiz kaldım, aç kaldım; Para kazanmak gerekti; Girdim insanların içine, İnsanları gördüm. Ne yârdan geçerim, ne serden; Ne denizlerden, ne gökyüzünden ama… Bırakmıyor son gördüğüm, Bırakmıyor geçim derdi. Oymuş, diyorum, zavallı şairin Görüp göreceği. Orhan Veli Kanık

DÜNEBAKAN, Şeref Bilsel

DÜNEBAKAN Attar okudum, üstüm başım baharat tanrı’dan gömlek isteyen biri vardı yanımda ruhu rüzgâr alan ve yaralı bir gül gezdiren karnında bir yoksulluk sesi almış yürümüş evde üş ağız iç içe girmiş, kim kırmış bu kadını bahar için bunca sözü dal yapan toprak nerde? Ağzıdır herkesin yurdu ve avuntunun sarı kâğıtları… Attar okudum üstüm başım baharat taş yutmuş gibi siyah doğu nun ağıtları. Şimdi yağan yağmursa göğün küfrüdür bize dikenleşir düne batmış hüzünlü filikalar kim kırmış bunca kadını gözünü bulan ağlar göz bir uçurumdur, yarı yeşil yarı toprak düşenlerin sesi yatar benim çakıllı derimde Attar okudum dün gece tanrı uyumuş kalmış üzerimde. Şeref Bilsel ( 1972 )